
-Bırak beni, başımı biraz dizine koyayım, dedim.
İsmail’in karısı biraz irkilir gibi mi oldu bilmiyorum. Fakat, ben onun cevabını beklemeden başımı dizleri üstüne bıraktım.
Uzaktan uzağa gelen katliam gürültüleri kulaklarımdaki sıtma uğultularıyla karışıyor. Nice zamandan beri bu kada rahatlık ve sükun hissettiğimi bilmiyorum. Meğer, bir cadı kazanı gibi kaynayan kafamın biricik ihtiyacı böyle bir dize yaslanmaktan ibaretmiş. Kaç yıldır, evet kaç yıldır, annemin dizleri toprağın altında çürümeğe gittiği günden beri hiç bunun kadar yumuşak bir yastık bulamamıştım.
Emine, yaramın üstüne, gömleğimin parçasını katlayıp koydu. Daha önce yırttığı kenarıyla da gövdeme sarıp bağladı. Sonra çıkardığım ceketimle sırtımı örttü.
-Biraz uyuyayım, şafağa doğru yola çıkarız. Tanyeri ağarmaya başlarken beni mutlaka uyandır, dedim.
Emine, dediğim gibi yaptı. Fakat ben kalkacak halde miyim? Koynumdan defterimi ve cebimden kalemimi çıkardım. Sabahın alacakaranlığında şu son sayfaları bin zahmetle ve yalnız sıtma ateşinin verdiği insan gücünden üstün bir kudrete dayanarak yazıyorum: Şu “yazıyorum” kelimesine geldikten sonra artık en son sözümü bitirmiş olduğuma hükmetmiştim. Meğer, asıl facia bundan sonra başlıyormui.
Emine’ye:
-Kalk, dedim.
Bir türlü yerinden kımıldayamadım. Sol bacağı hiçbir hareket yapacak halde değildi. Yavrucak, ne kadar gayret ettiyse olmadı:
-Davranamirim; davranamirim, diye inliyordu.
Bize, gene yalnız yol göründü. Bu defteri Emine’ye teslim edip tek başıma, yarı aç, yarıçıplak ve böğrümden kanım sızarak bitmez tükenmez uzaklara doğru yürüyeceğim.